Ahmet Ümit'in "Kayıp Tanrılar Ülkesi" romanıyla edebiyat dünyasına kazandırdığı sevilen dedektifler Yıldız Karasu ve Tobias Becker, bu kez çok daha karanlık bir vakanın peşine düşüyor. INTERPOL adına özel bir görev için İtalya'da bulunan Berlin Emniyeti Cinayet Masası'nın bu başarılı ikilisi, kendilerini bir anda sıra dışı bir suç öyküsünün tam merkezinde buluyor.

Olayların seyri, okuru sadece ölülerin omuzlarında yükselen başkent Roma'da değil, aynı zamanda Anadolu'nun kadim ve gizemli antik kenti Afrodisias'ta da derin bir tarih yolculuğuna çıkarıyor. Klasik müziğin tınıları ve arkeolojinin tozlu sayfaları arasında dolaşan dedektifler, karşılarında sıradan katiller değil, felsefi bir motivasyonla hareket eden zeki bir suç çetesi buluyor.

"Daha Uygarlığın Şafağında Bile Değiliz"

Roman, salt bir polisiye kurgunun ötesine geçerek insanlığın evrimsel ve ahlaki açmazlarını da oldukça sarsıcı bir dille eleştiriyor. Kitapta yer alan, "Adına dünya denilen bu vahşi gezegende ayakta kalmaya çalışan sıradan canlılarız sadece" ve "İnsanlığın aptallaşma seviyesini küçümseme... Daha uygarlığın şafağında bile değiliz" şeklindeki güçlü aforizmalar, yazarın toplumsal çürümüşlüğe yönelik edebi isyanının altını çiziyor.

Antik kalıntılarla çevrili bir şehrin sokaklarında geçen bu serüven, suçun felsefi doğasını anlamlandırmaya çalışırken okuru da kendi ahlaki pusulasını sorgulamaya itiyor. "Roma'nın Beş Günü", sürükleyici temposu, tarihi dokusu ve entelektüel alt metniyle polisiye tutkunları için şimdiden yılın en iddialı eserlerinden biri olarak kütüphanelerdeki yerini alıyor.